Et yemek diyabete neden olur mu?

Soruyu duyar gibiyim. Et insülin salgılatmaz, diyabet hastalarına protein önerilir, neden diyabetle bir ilişkisi olsun ki? Diyabet için risk faktörlerini de biliyoruz, fazla kilolu olmak. Et yiyerek zayıflamak ve diyabetten kurtulmak da mümkün diyorlar. O halde… Neler oluyor?

  1. 2003 yılında toplam et tüketimiyle diyabet arasında belirgin bir risk artışı olduğunu gösteren bir çalışma yayınlandı. Sadece et değil, özellikle işlenmiş et, özellikle tavuk tüketimi ile risk artıyordu. Fakat bu nasıl olabilir? Buna neden olabilecek muhtemel suçluları içeren ipuçları listesine bakalım.
  • Hayvansal/doymuş yağ, ette doğal olarak bulunan trans yağ, belki kolesterol veya hayvansal protein.
  • Ette bulunan ‘demir serbest oksijen radikallerinin oluşmasına neden oluyor ve demir nedeniyle oluşan oksidatif stres kronik inflamasyona ve tip 2 diyabete neden olabilir.
  • Yiyeceklerin pişirilmesi ile oluşan ileri glikasyon son ürünler (AGE: Advanced glycation End products: AGEs) bir diğer problem. Oksidatif stres ve inflamasyonu tetikliyorlar. . Diyabette beslenme yoluyla alınan AGE’ler doku ve organ hasarına neden olur. İyi haber bu tür yiyecekler yenmediğinde inflamasyon sürecinin baskılanıp durmasıdır. AGE alımını sınırlamak için bu gıdalardan uzak durmak veya yalnızca buğulama ve haşlanmış et tercih etmek diyabetli hastada bu toksinlerin yol açtığı hasarları önemli ölçüde azaltabilir.
  1. Yiyeceklerin analizleri bize ette bulunan  glikotoksin denen kimyasalların varlığını gösteriyor.

Özellikle fırın, kızartma veya ızgara yöntemleriyle pişirildiklerinde mevcut. Hayvansal kökenli herhengi bir yiyecek bu pro-oksidan kimyasalların kaynağı olarak düşünülebilir. Bu çalışmada denekler glikotoksin içeren tavuk, balık ve yumurta ile beslenerek tümör nekrotizan faktör, CRP, damar adhezyon molekülleri gibi inflamatuar belirteçlerin artmaları sağlandı. Hayvansal yağ ve et tüketiminin tip 2 diyabete neden olmasını açıklamak için glikotoksinler ilk etapta düşünülebilecek eksik bağlantı olabildiğiydi

2003’de yayınlanan meta-analiz’den sonra da 10 yıl boyunca yaklaşık 17.000 kişi tüketilen  et miktarı ile hastalık riski açısından takip edildi. Günlük et tüketiminin her 50 gramında, hastalık riskinde % 8’lik bir artış gözlemlediler. Yani, avuç içinden daha az tavuk göğsü yemek diyabet riskini önemli ölçüde artırabilir. Evet, etteki glikotoksinler, doymuş yağ, etteki trans yağ, demir et pişirilirken kanserojen olan nitrozaminler’in oluşumuna katkıda bulunuyor olabilir ama etin pişirilmesi esnasında bu toksinler zaten  kendiliğinden de oluşur. Yaşamak için et yiyenlerde diyabet bağlantısı açıkça görünüyor. Bu duruma neden olan şey etten geçen virüsler de sebep olabilir. 2003’teki çalışmanın sonuçları burada da doğrulandı.

  • Belki de yaşlanmaya neden olan enzim yolağının (TOR) sadece herhangi bir gıda ile değil, aşırı beslenme nedeniyle aşırı uyarılması da diyabet salgınının altında yatan neden olabilir. Hayvansal proteinler sadece IGF-1’i arttırmakla kalmaz, aynı zamanda TOR aktivasyonunu uyaran lösin içerirler. Fazla lösin TOR’u aktive eder ve insülin üreten beta hücrelerinin aşırı çalışarak tükenmesine neden olurlar. Bu da diyabet oluşmasına katkıda bulunan önemli bir faktördür . Yani şeker hastaları ve şeker hastalığı riski yüksek olanlar sadece işlenmiş karbonhidrat değil, hayvansal proteinin tüketimine de dikkat göstermelidirler. Düşük lösin seviyelerine ancak ve gerçekten hayvansal proteinin kısıtlanması ile ulaşılabilir. Lösin kaynaklarının yalnız etle sınırlı olmadığını, süt ürünlerinde de bulunduğunu hatırlatayım. Günlük olarak alımı önerilen et ve süt ürünleriyle alınan lösin miktarı için yaklaşık beş kilo lahana veya 100 adet elma yemeniz gerekir.
  • Standart Amerikan tarzı beslenme ve yaşam tarzı diyabet ve obezite salgınına neden olur. Fakat endüstriyel toksinlerin katkısı da görmezden gelinemez. Şu anda deneysel olarak elde ettiğimiz bilgiler bu endüstriyel toksinlere maruz kalmanın bile tek başına kilo alımı, insülin direncine neden olduğunu ve diyabet ve obezitenin bugüne kadar görmezden gelinen sebepleri olduğunu gösteriyor. Bebeklere bakın. 6 aylık bir bebekte görülen obezitenin tek nedeni kötü beslenme ve az hareket etme olamaz. Ama bu bebekler annelerinden gelen kordon kanıyla bazısı obeziteye neden olan yüzlerce kimyasala maruz kalıyor. Her yıl milyonlarca ton ağır metal ve kimyasallar çevreye yayılıyor. Bu durumda bir durup ne yediğimizi düşünmemiz gerekiyor. 2014 yılında yapılan bir çalışma diyabet ve çevresel toksinler arasındaki bağlantıya kanıtlar sunuyor.  İnsan bu toksinleri en fazla hayvansal yiyeceklerleri yiyerek vücuduna alıyor. Ve burada en büyük parçayı, yediğimiz sebzeleri üzerindeki toksinler değil, beslenmemizdeki hayvansal yağ oluşturuyor.

Asla diyet yapmayın!

Problem irade değil. Problem Nörobilim’dir*. Ve asla kazanamazsınız.

2004 yılında Amerika’da The Biggest Loser (En çok kaybeden) isminde bir yarışma programı başladı. Katılımcılar önce gruplar, sonra bireyler halinde en fazla kiloyu (mevcut kilonun yüzdesi baz alınarak) kimin kaybedeceği konusunda yarıştılar. Beslenme, egzersiz konularında bilgi verildiler ancak uygulama konusu kişinin kendi sorumluluğundaydı. Normalde sağlıklı diye bilinen oranları çok aşan kilolar verildi. Çok düşük kalorili beslenme, günde altı saati bulan aşırı egzersiz yapma (ki bu kalp kasını zayıflatma, ritm bozuklukları, potasyum ve diğer elektrolitlerin aşırı kaybına neden olma, gibi riskler içeriyordu), tartılmadan önce tamamen aç kalma gibi sağlıksız yöntemlere başvurdular. Bazılarının hastanelik olması üzerine program yapımcıları, katılımcıların sağlıklarını riske atmadan yarışmalarını sağlayıcı önlemler almaya çalıştılar. Ilk sezonun birincisinin tartılmadan önce az su içme, kalın giysilerle egzersiz yaparak su kaybedip daha hafif tartılmaya çalışmak gibi ve bu arada idrarında kan gibi bulguları kameralardan sakladığı anlaşıldı. Üçüncü sezon birincisinin de kiloları aç ve susuz kalarak verdiği anlaşıldı. 2010 yılında bir röportajda verdiği kiloların tamamını geri aldığını, yarışmadan sonra mevcut yeme bozukluğunun arttığını, yiyeceklerden korktuğunu ve yarışmadan sonra epey dağıldığını söyledi. Yarışma ciddi eleştiriler almaya başladı ve sonlandırıldı.

2016’da, ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) tarafından yapılan uzun süreli bir çalışma , 16 yarışmacının çoğunun verdiği kiloları geri aldığını ve bazı durumlarda yarışmaya girmeden önce özellikle kilo aldıklarını tespit etti. New York Times, “Programa başladığımızda yarışmacılar aşırı kilolu olmakla birlikte boyutları için normal metabolizma göstermişlerdi, yani ağırlıkları normal olan insanlar için normal kalori yakıyorlardı” dedi. Program bittiği zaman metabolizmaları radikal olarak yavaşladı ve bedenleri daha ince boyutlarını korumak için yeterli kaloriyi yakamamaya başladı. Araştırmacıları şok eden şey, bundan sonra yaşananlardı: Yıllar geçtikçe ve tartıda gördükleri sayılar yükseldiğinde, yarışmacıların metabolizmaları düzelmedi. Metabolizmaları giderek yavaşladı ve kilolar giderek arttı. Vücutları, yarışmacıları başlangıçtaki ağırlığına çekme çabalarına direniyordu. “Kilo vermenin zorluğu, iradenin eksikliğini değil, biyolojiyi yansıtıyor” denildi.

Yarışmacıların ortalama 60 kilo verdikleri yarışmadan 6 yıl sonrasında da , günde 500 kalori daha az yaktıkları ve verdikleri kiloların %70’ini geri almalarına sebep olan kalıcı bir metabolik durum içinde olduklarını gösteren bir çalışma yayınlandı. Diyet endüstrisi, katılımcıların kilo verme oranının çok hızlı bir şekilde olduğunu veya yanlış yiyecek yediğini savunarak bu çalışmaya tepki gösterdi; doğru diyet seçerseniz diyetler işe yarar dediler.

Ancak bu çalışma, uzun vadede diyetin nadiren etkili olduğunu, sağlıklı bir şekilde iyileştirmediğini ve iyilikten çok zarar verdiğini gösteren tek değil sadece son araştırmalardan birine örnektir. Oysa kilo vermek için yemenin daha iyi bir yolu var.

Kilo verememe ve geri alma sorununun kökeni irade değil sinirbilimdir*. Metabolik baskılama, beynin vücudu belli bir ağırlık aralığında tutmak için kullandığı ve ayar noktası olarak adlandırılan birkaç güçlü araçtan biridir. Kişiden kişiye değişen aralık, genler ve yaşam deneyimi ile belirlenir. Sürekli diyetçinin ağırlığı onun altına düştüğünde, beden daha az kalori yakmakla kalmaz, aynı zamanda açlık-uyandırıcı hormonlar üretir ve daha fazla yemek yemeyle ödüllendirmeye başlar.

Beynin ağırlık ayarlama sistemi, SİZ, diyetisyeniniz veya doktorunuz kabul etse de etmese de, belirlediği noktayı sizin için doğru ağırlık olarak kabul eder. Birisi 120 kilo ile başlar ve 80’e düşerse, beyni haklı olarak bu ağırlığı normale döndürmek için mevcut olan her yöntemi kullanarak, acil bir açlık durumunu beyan eder. Aynı şey, “En çok kaybeden” katılımcısının keşfettiği gibi 150 kilodan başlayıp 100 kiloya ininceye kadar diyet yapan birine de olur.

Bu eşgüdümlü beyin yanıtı, diyetçinin kilo vermeyi başarması ve sürdürmesi zor olan önemli bir nedendir. Örneğin, şiddetli obeziteye sahip erkeklerin bir yıl içinde normal ağırlığına ulaşma şansı, 1,290’da yalnızca 1’dir. Şiddetli obez kadınların 677’de bir şansları var. Diyelim ki bu zor işi başardılar. Ancak büyük çoğunluğunun önümüzdeki beş yıl içinde mutlaka kilo alacağı düşünülüyor. Özet olarak, diyet endüstrisi bile kilo vermenin nadiren devam ettiğini kabul eder. Sektörün üyeleri için hazırlanan bir raporda: “2002’de 231 milyon Avrupalı diyet yapma girişiminde bulundu. Bunların sadece yüzde 1’i verdiği kiloyu koruyacak.”

Suçlanacak olan sadece “En çok kaybeden” diyeti değildir. Daha önce yapılmış bir çalışmada , kilo vermiş ve altı yıla kadar koruyanlarda benzer metabolik bastırmayı buldu. Kilonun yavaş veya hızlı bir şekilde verilmesi de daha sonra tekrar geri almayı etkilememektedir. . Aynı şekilde farklı yaklaşımların göreli değeri hakkında sonsuz tartışmalara rağmen – başa baş karşılaştırıldığında, farklı yiyecek türleri ile aynı kaloriyi sağlayan diyet planları benzer kilo kaybına ve tekrar kazanılmasına yol açar.

Beyninizin kilo vermenizle mücadele yeteneği vardır. Yıllarca her yıl aynı 5-10-15 kiloyu verip geri alanlar bu söyleyeceklerimi çok iyi anlarlar. Vermeniz gereken kilonun altına inip orada kalmaya çalıştığınız zaman daha az yer, daha çok spor yapar ama yarım kilo bile veremezsiniz. Sonunda pes edip, kilo vermekten vazgeçip bu kiloyu korumaya çalıştığınızda kilo almaya başlarsınız.

Diyet yapanların %41’i yaklaşık beş yıl sonra kaybettiklerinden daha fazla kilo alıyor. Uzun dönemli araştırmalar, diyet yapan kişinin diyet yapmayan kişilere göre, önümüzdeki 15 yıl içinde obez olma olasılığının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Erkek ve kadın, çocuk ve orta yaşa kadar bu herkes için geçerlidir. Etkisi, özellikle diyet yapmaya normal ağırlık aralığında başlayan kişilerde (yani diyet yapan kadınların yarısı) çok daha güçlüdür.

Bazı uzmanlar uzun vadede kilo vermek yerine kilo almaya yol açan diyet yerine, kilo verdiren farklı yöntemlerin seçilmesi gerektiğini öneriyorlar. Genetik olarak kilo almaya meyilli olan kişilerin diyet yapma olasılığı daha yüksek. Bu fikri test etmek için 2012’de yapılan araştırmada  araştırmacılar 16-25 yaşları arasındaki 4000’den fazla sayıda ikizleri izlediler. İkizlerden diyet yapanların kilo alma olasılığı, diyet yapmayan ikizlerine göre daha yüksek olarak görüldü. Bu da diyetin, genetik eğiliminden daha fazla kilo artışına neden olduğunu düşündürüyordu. Kilo artışındaki fark ikiz kardeşler arasında bile çok belirgindi. Bu nedenle diyet yapmak kilo almak açısından, genetik eğilimden daha fazla etkilidir. Çalışma, tek bir kez diyet yapmanın bile aşırı kilolu olma ihtimalini erkeklerde iki, kadınlarda üç kat oranında arttırdığını buldu. Çalışma sırasında iki veya daha fazla sayıda diyet yapan kadınların kilolu olma ihtimallerinin beş kat fazla olarak bulunduğunu da belirtmeliyim.

Diyetler ile kilo alımı arasındaki nedensel ilişki, kilo vermek için harici bir motivasyonu olan insanlar üzerinde çalışılarak test edilebilir. Kilo sınıflarında yarışma hakkı kazanmak için diyet yapan boksörler ve güreşçiler muhtemelen obeziteye karşı hiçbir genetik yatkınlığa sahip değildir. Yine de 2006 yılında yapılan bir araştırmada, ağırlık ağırlıklı bu spor dalında Finlandiya için yarışan seçkin sporcuların, diğer spor dallarında yarışan akranlarına kıyasla 60 yaşına geldiklerinde obez olma eğilimlerinin üç kat daha fazla olduğu bulundu.

Bu fikri titizlikle test etmek için  araştırmacılar kiloları konusunda endişelenen insanları rastgele seçebilirler ancak bunu yapmak zordur. Bir program, vücudundan memnun olmayan genç kızlara kilolarından daha az endişe duymalarını sağlamak amacıyla farklı bir açıdan yaklaştı. Rastgele bir araştırmada, genç kızların daha ince ve zayıf olma isteğini azaltarak yeme bozuklukları*  ile mücadele eden çevrimiçi bir program olan eBody Projesi , daha az diyet yapmayı ve gelecekte kilo alımını önlemeyi sağladı. Programa katılan kızlar ise iki yıl boyunca kilolarını dengede tuttular, ancak böyle bir müdahale yapılmayan akranları birkaç kilo aldılar.

Diyet neden kilo almaya neden olur? Birincisi, diyet stresi. Kalori kısıtlaması, yağ hücreleri üzerinde karın yağının miktarını artırmak için çabalayan stres hormonlarını üretir. Bu yağ, genel ağırlığa bakılmaksızın diyabet ve kalp hastalığı  gibi tıbbi problemlerle ilişkilendirilir.

İkincisi, kilo kaygısı ve diyet, daha sonraki dönemde aşırı yeme isteğine veya tıkınırcasına yeme bozukluğuna ve kilo alımına neden olabileceği rahatlıkla öngörülebilir. Erken ergenlikte kendilerini sürekli olarak diyette olarak nitelendiren genç kızların önümüzdeki dört yıl içinde üç kat fazla kilolu olma ihtimali daha yüksektir  (Bu linkler * * yapılması için referans niteliğinde değil, durumun vehameti göstermek açısından konulmuştur). Bir başka araştırmada, sıklıkla diyet yapan ergen kızların iki yıl sonra aşırı diyet yapanlara kıyasla 12 kat daha fazla aşırı yeme bozukluğuna yakalanma ihtimallerinin arttığı bulundu.

Bu araştırmanın öngördüğü gibi sürekli tekrarlanan diyetler sonuçta herkesi aşırı veya tıkınırcasına yeme bozukluğu sahibi yapabilir. Özellikle stres altındayken aşırı yemek yemeye başlayanların sayısı düşündüğünüzden daha çoktur. Genellikle bir kilo dondurma veya sevilen herhangi bir yiyecek aşırı miktarlarda yenmeye başlanır. Stres hafiflediğinde yeme isteği geçer, bu defa alınan kilolar aşırı yöntemlerle tekrar verilmeye çalışılır. Kontrolden çıkmış gibi hissedebilirsiniz ancak tıkınırcasına veya aşırı yemek yemenin her memeli canlının açlığa karşı ortak bir tepkisi olduğunu bilmiyor olabilirsiniz. Artık biliyorsunuz.

Kilo verme konusunda anladığımız şeylerin çoğu yeme alışkanlıkları bizimkine çok benzeyen kemirgenler üzerinde yapılan çalışmalardan gelir. Fareler ve sıçanlar tıpkı bizim gibi geniş yelpazede yaptığımız gıda seçimlerinden hoşlanırlar. Lezzetli yiyecek bolsa, kemirgenler bireysel farklılık göstererek farklı oranlarda kilo alır ve insanlarda da kiloya etkisi olan genler, farelerdekine çok benzerdir. Stres altında kemiriciler de bizim gibi daha tatlı ve yağlı gıdalar yiyor. Ayrıca son yıllar boyunca hem laboratuardaki hem de vahşi kemirgenler daha yağlı hale geldi. Tıpkı bizim gibi!

Laboratuarda, kemirgenlerin beslenmesi lezzetli yiyecekler yerine diyet yiyeceklerle değiştiği zaman sevdikleri yiyecekleri aşırı miktarda yemeyi öğrenirler – diyet yapanların çok iyi bildiği bir durum. Bir çalışmada sıçanlar, beş gün yiyecek kısıtlamasını takiben iki hafta boyunca Oreo’ya serbestçe erişebildikleri birkaç hafta boyunca aşırı miktarda yedi. Dört gün sonra, kısa bir stres verici dönemden geçirilen stresli hayvancıklar neredeyse iki katı kadar Oreo yemeye başladı, ancak diyet yapmayan grup sıçanlarda ne daha fazla yeme ne de stres altında fazla yeme gözlenmedi. Oreo’dan küçük bir ısırık almak, diyet nedeniyle aç kalan hayvanların normal yiyeceklerle başbaşa kaldığında özellikle başka hiçbir şey yoksa aşırı yemesine neden olur. Yinelenen yiyecek yoksunluğu, beyindeki dopamin ve diğer bazı maddelerin normal düzenini değiştirir. Bu maddeler hayvanların (ve bizlerin) ödüllere nasıl tepki vereceğini yönetir; bu da, yiyecek arama ve yemek motivasyonunu arttırır. Bu, özellikle diyet bittikten sonra bu beyin değişiklikleri daha uzun süre devam edebildiği için, hayvanların ve bizlerin aşırı yemek yeme eğilimini açıklayabilir.

İnsanlarda, diyete girince, normal şartlarda açlığa değil kurallara güvenmeyi öğrettiğimiz için beyin kilo düzenleme sisteminin etkisini de azaltır. Bu şekilde diyet yapan insanlar kendilerine ne yemek yemesi gerektiğini gösteren dışarıdan gelen uyaranlara (reklam, eş-dost, arkadaşlar vb) karşı daha savunmasız hale gelirler. Modern ortamda, bu ipuçlarının birçoğu pazarlamacılar tarafından bizim daha fazla yemek yememizi sağlamak için, reklamlar, süper porsiyonlar ve yiyebileceğin kadar ye gibi yöntemler icat edilerek bizi daha fazla yemeye yönlendiriyorlar. Çalışmalar, uzun vadeli diyetçilerin duygusal sebeplerle yemek yeme ihtimalinin daha yüksek olduğunu veya sadece bu gıdaların ortamda bulunmasının dahi  yeme olasılığını yükselttiğini göstermektedir. Açlıklarını göz ardı eden diyetçiler en sonunda tüm iyi niyetlerini ve iradelerini tüketirken, tüm bu nedenlerden ötürü aşırı yemeye meyilli olurlar ve işi verdiklerinden daha fazla kilo almaya götürürler.

Kalp hastalığı ve diyabet gibi obezite ile ilişkili sağlık sorunları konusunda endişeli oldukları için uzun süreli kilo vermenin zorluğunu anlayan kişiler bile genellikle diyet yapmaya başlarlar. Ancak hareketsizlik (düzenli egzersiz yapmama), sigara, yüksek tansiyon, düşük gelir ve yalnızlık nedeniyle erken ölüm, obezitenin sebep olduğundan daha fazladır. Egzersiz bunlar içinde özellikle önemlidir: Bir 2009 araştırmasının verilerine göre , fitness uygun hale getirildikten sonra, obezite’ye bağlı ölüm oranları yüzde 2 ila yüzde 3 arasında değişirken, düzenli egzersiz yapmama Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ölümlerin yüzde 16 ila yüzde 17’sini oluşturmaktadır. Egzersiz, karın yağını azaltır ve kilo vermeden dahi sağlığı iyileştirir. Bu kilolu kişilerin kaloriyi kısıtlamaya kıyasla egzersiz üzerine daha fazla odaklanması gerektiğini göstermektedir.

Buna ek olarak, diyet yapmanın insan sağlığını düzelttiğinin kanıtı şaşırtıcı derecede zayıftır. Sorunun önemli kısmı, hiç kimsenin yıllardır verilen kiloyu korumak için ne yapılması gerektiğini –çok az sayıda insan dışında- kimsenin bilmemesidir. Bu engelin üstesinden gelen birkaç çalışma da pek cesaret verici değil. Diyabetli obez ve aşırı kilolu kişilerle yapılan 2013 yılındaki bir çalışmada, diyetle verdikleri yüzde altı oranındaki kilo kaybını dokuz yıl boyunca korumalarına rağmen; kalp krizi, inme ve kalp hastalığından ölenlerin sayısının benzer olduğu görüldü. Araştırmacılar, bu yılın başlarında, kasıtlı kilo verdirilen ve 19 yıldan beri takip edilen aşırı kilolu şeker hastalarında ölüm oranlarına herhangi bir etkisinin olmadığını buldu.

Diyetler sıklıkla kolestrol, kan şekeri ve diğer sağlık göstergelerini kısa vadede iyileştirir ancak bu kazançlar, o süre içerisinde egzersiz yapmak ve daha fazla sebze yemek gibi davranış değişikliklerinden kaynaklanıyor olabilir. Egzersiz yapan, yeterli sebze yiyen ve sigara içmeyen obez insanların, aynı alışkanlıklara sahip normal kilolu insanlara kıyasla erken yaşta ölme olasılığının düşünüldüğünden daha az olduğunu gösteriyor. 2013’te yapılan bir meta-analizde (birden çok çalışmanın sonuçlarını birleştiren) diyet yapan kişideki sağlık gelişmelerinin kaybettikleri ağırlık miktarı ile hiçbir ilişkisi bulunmadığını bulmuştur.

Kısaca sağlık yararlarını sağlayan şey yediğiniz şeyleri daha az yemek değil, yediklerinizi diyet yaptığınızı beyninize düşündürmeyecek şekilde değiştirmek ve içerikleri sağlıklı olanlarla değiştirmek ve yazıyı okumaya devam edin.

Eğer diyet yapmak işe yaramıyorsa bunun yerine ne yapmalıyız?

Dikkatle ve farkında yemek yemenizi tavsiye ederim – açlığın ve dolgunluğun işaretlerine yargılamadan kulak vermenize, yalnızca beyninizin kilo düzenleme sisteminin komutlarıyla yeme şeklinizi öğrenmeye dikkat edin. Acıkmadan yemeyin, doyunca bırakın.

Kronik diyetçilerle kıyaslandığında, aç olduklarında yemek yiyip doyduğunda duran insanlar, zamanla daha dengeli bir kiloya sahip olurlar, yiyecek düşünmek için daha az zaman harcarlar ve  aşırı kilolu olma ihtimali daha düşüktür. Dikkatli ve farkında yeme aynı zamanda tıkınırcasına yeme bozukluğu gibi yeme bozukluklarına sahip insanların normal yemeyi öğrenmesine de yardımcı olur. Kişinin kilosunun belirlendiği (sizin tarafınızdan değil, beyniniz tarafından)  yere bağlı olarak farkında yemek size kilo verdirebilir veya verdirmeyebilir. Her iki durumda da, yoksunluk olmadan, kilonuzu istikrarlı bir şekilde korumak için güçlü bir araçtır.

Diyet yapmak için harcayacağınız enerjiyi günlük egzersiz ve meditasyon alışkanlıklarını kurmak için harcayın ve yemeğinizi yedikten sonra arkasından utanç ve suçluluk duygusu ile boğuşmadan yemeğinizin tadını çıkarın. Daha fazla bilgi edinmek isterseniz  nörobilim’ci Sandra Aamodt’un kitabını okuyabilirsiniz**.

*Nörobilim veya Sinirbilim: Nörobilim, sinir sisteminin anatomisi, fizyolojisi, biyokimyası veya moleküler biyolojisi alanlarında faaliyet gösteren, özellikle sinir siteminin davranış ve öğrenme ile ilişkisini inceleyen bilim dalı. Nörobiyoloji, sinir sistemi biyolojisidir. Sinir sisteminin yapısı, fonksiyonları, gelişimi, genetiği, fizyolojisi, biyokimyası, farmakolojisi ve patolojisi ile ilgilenir. Nöroanatomi, nörofizyoloji ve nörofarmakoloji gibi dallarla yakından ilgilidir ve bu tür dalları içinde barındırır. Nörobiyoloji sözcüğü zaman zaman nörobilim yerine kullanılır.

**Why Diets Make Us Fat: The Unintended Consequences of Our Obsession With Weight Loss. Sandra Aamodt

Bir kahve lütfen!

bir-kahve-lutfen

 

Yıllar önce Norveç’li araştırmacılar, pek beklemedikleri bir sonuçla karşılaştılar, alkol tüketimi, karaciğer inflamasyonuna neden oluyordu (sürpriz bu değil) ancak kahve tüketiminin koruyucu etkisi vardı1. Bu bulgu daha sonra başka çalışmalarda da tekrarlandı2. Karaciğer hastalığı riski olan, çok fazla alkol tüketen veya fazla kilo nedeniyle yağlı karaciğer hastalığı olan durumlarında günde 2 fincandan fazla kahve tüketimi karaciğer hastalığı riskini yarı yarıya azaltıyordu3.

Karaciğer süregen bir hastalık durumunda bunun inflamasyona, inflamasyonunda  yine süregen bir hal aldığında karaciğer kanserine neden olması en korkulan durumdur. Karaciğer kanseri en sık görülen kanserler arasındadır ve Amerika ve Avrupa’da giderek daha sık görülmektedir ve en sık sebebi Hepatit C  enfeksiyonu ve yağlı karaciğer hastalığıdır.

Çalışmalara baktğımızda kahve tüketiminin karaciğer kanseri riskini azalttığını görüyoruz. Sigara içen erkeklerle yapılan bir çalışmada (şüphesiz sigarayı da bıraktıkları zaman) kahve tüketiminin karaciğer inflamasyonunu azaltabildiğini gösteren çalışmanın yanısıra, daha az alkol daha çok kahve tüketiminin de karaciğer inflamasyonunu azalttığı da gösterilmiştir4.

Karaciğer kanseri en kolay kaçınılabilir kanserler arasındadır. Hepatit C’den korunma önlemleri ve alkol tüketimini azaltarak ve obeziteden kaçınma ile karaciğer kanserinden ölme riskini yüzde 90 azaltmak mümkündür5. Kahvenin korunmada sağladığı oranın ne kadar olduğu bilinmese de karaciğer hasarından korunmada etkisinin olduğu kesin görünüyor6.

Hem Hepatit C hem de obeziteye bağlı yağlı karaciğeriniz varsa o zaman karaciğer kanserinden ölme riski dört katına çıkıyor. Kahve Hepatit C’ye bağlı karaciğer hasarı, hastalık seyri ve ölüm riskini azaltmaya yardım ediyor gibi görünüyor. Ancak elbette daha detaylı çalışmalara hala ihtiyaç var. Ancak bir çalışmada günde dört fincan kahve tüketildiğinde iki ayın sonunda oksidatif DNA hasarının azaldığı, virüsle hücrelerin temizlendiği, ve  karaciğerin dokusunda iyileşme olduğu gösterilmiştir7. Tüm bu bulgular kahvenin, karaciğer hastalığı seyrinde düzelme sağladığını ve kanser gelişimi riskini azaltabileceğini düşündürüyor.

Bu durumda kahveyi karaciğer hastalıklarında reçete edecek miyiz? Sonuçların bu kadar umut verici olmasına rağmen kahvenin 100’den fazla olan hangi özel bölümünün bu etkiyi yaptığını saptamak gerekiyor. Daha çok çalışmaya ihtiyaç olsa da şu kadarını söylemek mümkün. Karaciğer hastalığınız varsa kahveniz şekersiz olarak içmeye başlayabilirsiniz8. Ancak günlük kahve tüketimi fiziksel bağımlılığa ve yoksunluk belirtilerine sebep olur. Başağrısı, yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü ve ruh hali değişikliklerine neden olur9. Fakat bu durumda bu bağımlılık hoş görülebilir.

Bir kahve lütfen!

Not: Genetik yapınızdan dolayı kafeini vücudunuzdan yavaş atıyor olabilirsiniz. Tam kesin olmasa da gece çay kahve içtiğinizde uykunuz kaçıyorsa büyük olasılıkla öylesinizdir. Karaciğerde bahsettiğim gibi bir probleminiz yoksa ve kafeini vücudundan yavaş atanlardan iseniz o zaman günlük kahve sayınız iki fincan olmalıdır.


1. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/2869572
2. http://www.gastrojournal.org/article/S0016-5085%2805%2901774-9/abstract
3. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23433483
4. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23880821
5. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/12711737
6. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23660416
7. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23238034
8. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23811247
9. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23871889

Diyabet’in gerçek nedeni…… İnsülin direnci

diyabetin-gercek-nedeni

Eski bir acil doktoru olarak size şunu söyleyebilirim. Tıp hayat kurtarır. Özellikle ani hastalık ve travmalarda, cerrahi yöntemler ve geleneksel tıbbın sunduğu tedavi ve araçlardan daha iyisini sunan hiçbir şey yoktur. Ancak tüm yeni ilaçlara rağmen dünya çapında salgın haline gelen diyabet gibi bazı kronik hastalıklar karşısında bir çözümsüzlükle karşı karşıyayız. Diyabet, kolesterol ilaçları ve erken tanı ve tedavi sunan pek çok seçeneğe karşın durum değişmiyor, toplum hala hasta ve kalp hastalığına bağlı ölümlerin oranında bir azalma olmadı. Çünkü bu gibi durumlar hastanın sadece ilacı kullanmakla kalmayıp, kendine, yeme-içme ve yaşam tarzına bir çeki düzen verip, büyük ihtimalle değiştirmesi gereken durumlar. İlacı almak bunu gerçekleştirmeye yetmiyor ve bunu kendi kendine yapması için yutup değişmesini sağlayan sihirli bir hap olmadığı müddetçe de ilaçlarını yutarak ve hayatında bir değişiklik yapmak zor geliyor. Tabi ki gerçek bir tedavi sağlanmadığı için  ilerleyen zamanlarda engellenmeyen zararlara, daha ileri aşamalara doğru seyretmeye devam ediyor.

Şu an içinde yaşadığımız çevre yiyeceklerle dolup taşıyor. İnsanlık tarihi boyunca bu denli bolluk görmedi, hatta büyük kısmında kıtlık içindeydi. Bolluk zamanlarında çok yiyip depolamamızı sağlayan genlerimiz bu durumda yine çok yememize neden oluyor. Atalarımız kadar aktif bir hayat sürmediğimiz ortada ancak tabaklarımız onlarınkinden daha büyük. Ayrıca sürdürdüğümüz bu beslenme tarzının artık sürdürülemez olduğu ve kısa bir zaman sonra verdiğimiz çevresel zararlar nedeniyle dünyanın hiç yaşamadığı tehlikeli sonuçları olacak bir felakete doğru koşar adım gidiyoruz. Küresel ısınmayı durdurmazsak, filmlerdeki gibi kendimize yaşayacak yeni bir gezegen bulamazsak dünyada insan ırkı yok olacak. Geri dönülmez noktayı aşmamıza sayılı zamanın geldiği şu zamanda yeme, içme ve dünyaya ve kendimize davranma şeklimizi değiştirmezsek , modern tıbbın kronik hastalıkların tedavisinde işe yaramaması ve ölümleri engelleyememesi gibi, tüm dünyada insanlığın geleceğini yok edeceğiz. Bu uyarıyı yaptığımı unutup gününüze devam etmeyin, lütfen okuyun ve araştırın.

Biz gelelim kan şekerinize… Eğer beslenmeniz boş kalorilerle ve çabuk emilen şekerler, sıvı kaloriler ( soda, meyve suları, bazen fazla meyve suyu eklenmiş sebze suları, sporcu içecekleri veya aromalı maden suları ) ve işlenmiş karbonhidratlar (ekmek ,  makarna, pilav, patates ) ile doluysa, hücreleriniz yavaş yavaş insülinin etkilerine karşı kör ve sağır haline gelir. Bu durumda kan şekerini dengeleyebilmek için daha fazla insüline ihtiyaç olur. Bu problem insülin direnci dediğimiz şeydir. Yükselmiş insülin düzeyleri problemin ilk belirtisidir. İnsülin düzeyiniz ne kadar yüksekse, insülin direnci o denli kötüleşmiştir. Problem kötüleşmeye devam ettikçe vücudunuzda kas kaybı başlar. Yerine yağ gelir. İnflamasyon ortaya çıkar ve siz hızla yaşlanmaya ve kötüye gitmeye başlarsınız. Gerçekte insülin direnci hızlı ve erken yaşlanmaya sebep olan ve bağlantılı olarak kalp hastalığı, felç, bunama, kanserle sonlanacak olan felaket zincirinin başlangıç noktasıdır.

Yüksek insülin düzeyiniz vücudunuza özellikle bel bölgesinden kilo almasını söyler ve zamanla vücudunuz giderek daha çok elmaya benzer. İnsülinin temel görevi yağ depolamaktır. Aynı zamanda inflamasyon ve oksidatif stres ( ortalık yangın yeri ve hücreniz sürekli ateş altında ) sebebiyle, sonrasında yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, düşük HDL ,yüksek trigliserit, kısırlık, cinsel isteksizlik, kanın kıvamının kalınlaşması, depresyon, kanser ve Alzheimer riskinde artışa sebep olur.

Hipoglisemi (düşük kan şekeri) sıklıkla insülin direncinin erken belirtisidir. Öğün atladığınızda veya çok fazla şeker ve işlenmiş karbonhidratlar yediğinizde, kan şekerinizdeki dalgalanmalar nedeniyle sinirlilik, yorgunluk, huzursuzluk yaşayabilirsiniz ve hatta kalp çarpıntılarına ve panik atağa da sebep olabilir. Büyük bir dilim pasta veya büyük boy şekerli içecek şekerinizin tavan yapmasına ve pankreasınızın suyunu boşaltan baraj gibi, insulin salgılanmasına neden olursunuz. Önce hızlı bir enerji, ardından bunu izleyen kaçınılmaz düşüş yaşarsınız. En sonunda hücreleriniz insüline karşı tepkisiz hale gelir. Bu durumda pankreasınız daha da fazla insülin pompalar. Ta ki bir gün bu kadar yüksek kan şekeri karşısında pankreasınız pes edene ve artık yeter deyip havlu atana dek. Bu diyabet sınırını geçtiğiniz noktadır.

Diyabet önlenebilir, tedavi edilebilir ve geri döndürülebilir. Ancak yeni ve daha iyi ilaçlar çözüm değildir. Diyabet ve pre-diyabet bir hap ve ameliyatla tedavi edilebilir bir hastalık değildir. Bazı ilaçların zararı bile dokunabilir. Son 10 yılda mide küçültme ameliyatlarının sayısı 200 kat artmış durumda. Fakat herkes mi mide ameliyatı olmak zorunda ? Başka çözüm yolu yok mu?

Öneriler:

Yapılması gereken ilk şey artmış iştahın kontrol altına alınmasıdır. Sadece tam ve gerçek yiyecekler yemek, işlenmiş un ve şekeri beslenmeden çıkarmak, lifli yemeye başlamak hem karnınızı doyurur hem şekerinizi düzenler. Diyabette insulin düzeyini arttıran ve bu sayede şekeri düşüren ilaçlara değil, doğru bilgi ve iyi bir plana ihtiyacınız vardır. Tek çarenin ilaç olamayacağını ve kendi sağlığınızın sorumluluğunu alam zamanınızın geldiğini bilin. Işte tıbbın size yardımcı olamadığı nokta budur. Öğrendiklerinizi veya zaten bildiklerinizi uygulamak. Bu durumda doğru bilgi ve kaynaklara ulaşmak ve bilgi kirliliği içinde kaybolmamak yine size kalıyor.

Fonksiyonel tıp:

Kronik hastalıkların temel sebebi de genlerimizin, çevremizle etkisine girmesi sonucunda biyolojimizde dengenin bozulması sonucunda hastalıkların ortaya çıkmasıdır. Kötü beslenme, stres, toksinler, mikroplar, allerjenler temel sebeplerdir ve tüm biyolojik sistemimizi rahatsız etmektedir. Yaşadığımız çevrenin biyolojik sistemimiz üzerinde önemli bir etkisi olduğu anlamalı ve maruz kaldığımız hastalık yapan çevresel faktörleri değiştirmek için çalışmalıyız. Kronik hastalıkları tedavi etmek için bu durumda haplar ve ameliyatlar yerine, tıbbın yeni olmayan ama ihmal edilen fonksiyonel tıp alanını kullanmalıyız. Fonksiyonel tıp hastalığın altta yatan sebebini  hedef alır ve hem hastanın hem doktorun iyileşme için ortak çalışması ile tedavi etmeyi hedefler. Hastalık odaklı tedavinin yetersiz kaldığı kronik hastalıklarda, hasta odaklı olan bu yaklaşım daha çok başarılı olmaktadır. Fonksiyonel tıp sizi sadece teker teker belirtiler olarak değil, bir bütün olarak alıp, sizinle daha çok vakit geçirip muayene, aile hikayeniz, beslenmeniz, çevresel şartlarınız ve bunların genetiğinizle etkileşimine bakar. Bunların kısa ve uzun dönem sağlığınıza etkilerine odaklanır, kronik ve kompleks hastalıklardan korunmak için çözümler sunar. Fonksiyonel tıp her bir bireyin sağlıklı ve canlı olmasını hedefler. En son bilimsel gelişmeler ışığında genetik tıp, sistem biyolojisi bilgilerini kullanır ve çevresel faktörler ile yaşam tarzı faktörlerinin hastalığın oluşum ve ilerlemesine neden olduğu durumlarda kullanım alanı bulur. Böylece doktor hastasının kendi sağlığı konusunda daha aktif rol oynamasını sağlayarak proaktif , öngörüsel ve kişiye özel bir tedavi yaklaşımı sunar.

Sağlık tesadüf değildir!


Not: Burada konu olan diyabet, Tip 2 diyabet olup, insulin yokluğu nedeniyle meydana gelen diyabet değildir.